yolculuk

Bildiğini Yaşamak

Bir şeyi öğrenmek ile onu yaşamak arasında uzun bir mesafe var. Asıl zor kısmı, öğrenilen şeyin işte, sokakta, evde nasıl göründüğü.

Bildiğini Yaşamak

Bir şeyi öğrenmek ile onu yaşamak arasında bir mesafe vardır, ve o mesafe çoğu zaman tahmin edilenden uzundur. İnsan bir ibadete başlar, okumaya başlar; içeride bir şeyin değiştiğini hisseder. Ama gündelik hayatın ortasında —bir işyerinde, bir tartışmada, evin içinde— hâlâ eski refleksleriyle davranır. İşte bu tutarsızlık, manevi bir çabaya girenin en çok uğraştığı şeydir. Bu yazının konusu, bilgi ile amel arasındaki bu boşluğu ve onun neden kitapla değil, ancak yaşayarak kapandığını düşünmektir.

Bilgi ile amel arasındaki boşluk

Bir bilgi öğrenildiğinde, davranışın kendiliğinden değişeceği sanılır: sabır üzerine okuyan insan sabırlı olacağını düşünür, öfke üzerine okuyan artık öfkelenmeyeceğini umar. Olmaz. Çünkü bilgi zihinde durur, davranış ise başka bir yerden gelir — alışkanlıktan, refleksten, bedenden; ve zihnin bildiği ile bedenin yaptığı arasında doğrudan bir hat yoktur. O hat kurulması gereken bir şeydir, ve kurulması tekrar ister. Bunu anlamak insanı daha az yargılamaya götürür, çünkü tutarsızlık samimiyetsizlikten değil, henüz kurulmamış bir hattan gelir. Asıl imtihanın da nerede olduğunu gösterir bu: ibadetin kolay olduğu yer ibadet vaktidir, zor olan aradaki saatlerdir. Bir ibadette kimseye haksızlık etme ihtimali yoktur; ama sıradan bir iş gününde vardır — bir arkadaşın işini üstlenmemek, bir hatayı onun üstüne yıkmak, ağır işi başkasına bırakmak, biriyle alay etmek; bunların hepsi mümkündür ve hiçbiri fark edilmez. Bu yüzden yapılan ibadetler, aradaki saatlerde yapılanlarla birlikte anlam kazanır: ibadet edip aynı gün birinin hakkını yemenin ne kadar tutarsız olduğu, ancak bu gözle görülür.

Bu mesafenin kapanması için en isabetli tutum, aceleyle değil sindirerek ilerlemektir. Öğrenilen şeyi hemen uygulamaya, hemen anlatmaya, hemen bir kimliğe dönüştürmeye çalışmak yerine, bir süre onunla yaşamak, yerine oturup oturmadığına bakmak gerekir. Oturmayanı zorlamamak, henüz anlaşılmayan bir meseleyi anlamış gibi yapmamak da bunun parçasıdır. Bu yavaşlık insanı rahatsız edebilir —daha hızlı gitmek istenir— ama yıllarda kaybedilen bir şey, birkaç ayda geri gelmez; gelirmiş gibi davranmak da bir çeşit sahtelik olur. Manevi hayatta acele, çoğu zaman sağlam yerleşmemiş bir yığın bilginin, ilk zorlukta hep birden çökmesiyle sonuçlanır.

Belirsiz bir ahlak insanı rahat bırakır. "İyi bir insan olmak", "kimseye zarar vermemek" kulağa hoş gelir ama ölçüsüzdür — ve ölçüsüz olduğu için esnetilebilir. Somut ölçüler ise esnemez: "ücreti teri kurumadan ver", "komşusu açken tok yatma", "ölçüyü tam tut" — bunları esnetmek zordur. Genel ilkeler insanı rahat bırakır, somut ölçüler bırakmaz; ve çoğu insanın kendini iyi bir insan sanmasının sebebi, çoğu zaman ölçünün belirsizliğidir — belirsiz ölçüyü herkes geçer. Bir manevi çabaya girmenin zorluğu da buradadır: soyut bir iyilik anlayışı, yerini somut ve esnemez ölçülere bıraktığında, insanın kendine dair rahat kanaati de sarsılır.

Anlatmamak ve hâl ile tesir

Bu yolun en zor kurallarından biri anlatmamaktır. İnsan bir şey yapmaya başlayınca onu paylaşmak ister, bir kimlik oluşur ve o kimliği göstermek ister; ama gösterildiği anda iş bozulur — iki sebeple. Birincisi niyettir: gösteriş devreye girer ve amel yönünü kaybeder. İkincisi pratiktir: ilan edilen şey yapılamadığında bırakmak kolaylaşır, çünkü artık bir tutarsızlık taşınmaktadır ve onu bitirmenin en kolay yolu tamamen bırakmaktır. Sessiz gidenin böyle bir baskısı yoktur; aksadığında yalnızca kendisi bilir, ertesi gün devam eder. Buna bağlı ikinci kural, kimseye vaaz etmemektir. Bir insan değişmeye başladığında çevresini de değiştirmek, öğrendiğini anlatmak, uyarmak ister; ama bunun ne kadar ters teptiği çoğu zaman tecrübeyle görülür — hem de karşı taraftan: uzakta duran bir insana söylenen her söz onu daha da uzaklaştırır, çünkü her söz bir yargı taşır, ve yargılanan insan savunmaya geçer. İnsanları geri getiren, çoğu zaman söz değil, kendi içlerindeki boşluktur. Bu yüzden en isabetli tutum, sormayana bir şey söylememektir — ki bu bir sorumluluktan kaçmak değildir, çünkü asıl tesir sözle değil hâlle olur. Bir yerde, dindarlığını hiç konuşmayan, kimseyi uyarmayan, ama işini düzgün yapan, kimsenin hakkını yemeyen, ağzından kötü söz çıkmayan, zor durumdakine sessizce yardım eden bir insan, çoğu vaizden daha çok etkiler; çünkü bir insanın hâli, sözünden yüksek sesle konuşur.

Bu yolun en zor tarafı şudur: bir şeye başlandığında kusurlar daha görünür olur. İbadet etmeyen bir insanın öfkesi sadece öfkedir; ibadet eden bir insanın öfkesi bir çelişkidir — ve insan bu çelişkiden utanır. Utanç iki yola çıkar: ya kusuru düzeltmeye çalışılır, ya da çelişkiyi ortadan kaldırmak için ibadet bırakılır; ikincisi daha kolaydır ve pek çok insanın yaptığı budur. Oysa şunu kabul etmek gerekir: kusurlu bir insanın ibadet etmesi ikiyüzlülük değildir — insan kusursuz olsaydı zaten ibadete ihtiyacı olmazdı. İbadet, düzelmiş insanların değil, düzelmeye çalışanların işidir. Aynı utanç en çok evde belirir. İnsan dışarıda kendini tutar, nazik ve ölçülü davranır; eve gelince gevşer, ve gevşeyince en yakınlarına en az sabrını gösterir — ki bu en utanç verici tutarsızlıktır, çünkü ölçü açıktır: en hayırlı insanın, ailesine karşı en hayırlı olan olduğu bildirilir. Bu ölçüye göre bakıldığında, dışarıdaki nezaketin tek başına bir kıymeti kalmaz. Bunu düzeltmenin küçük ama etkili bir yolu, eve girmeden önce bir an durmaktır — sadece bir an, nasıl girileceğini hatırlamak için. Bir insan gün boyu taşıdığı yorgunluğu, öfkeyi, dağınıklığı kapının dışında bırakmayı bilinçli bir iş hâline getirdiğinde, evin havası değişir; çünkü ev, dışarıda tutulan kontrolün gevşediği yer değil, asıl gösterilmesi gereken yerdir. Bu her gün başarılamaz, ama denendiği günler ile denenmeyen günler arasındaki fark, o eve girenlerin yüzünden okunur.

Küçük şeylerin toplamı

Değişim büyük olaylarla gelmez. Bir gün büyük bir fedakârlık yapmak kolaydır; her gün küçük bir şeyi doğru yapmak zordur. İşe zamanında gitmek —basit görünür ama bir hak meselesidir—, işi kimse bakmıyorken de aynı özenle yapmak, verilen küçük sözleri de tutmak, birinin arkasından konuşmamak, selam vermek: bunların hiçbiri manevi bir zirve değildir, ama toplamı bir insanın ne olduğunu belirler. İbadetlerin asıl karşılığı da buralarda aranmalıdır. Nitekim bir manevi çabanın ilk fark edilen etkisi de çoğu zaman beklenmedik bir yerde, dilde görünür: küfür kararlı bir çabayla değil, kendiliğinden azalır — çünkü günde birkaç kez ağzından belirli sözler çıkan bir insan, gün içinde ağzından çıkanlara daha dikkatli olur; aynı ağız hem odur hem bu. Dedikodu da azalır, ki bu daha zordur, çünkü sohbetin en kolay yakıtı odur; bir sohbet o yöne kaydığında susmak, çoğu zaman kimsenin fark etmediği ama insanın kendini fark ettiği küçük bir sınavdır.

İlerlemenin en yavaş olduğu yer genellikle öfkedir, çünkü bir huy bilgiyle değil tekrarla değişir: öfke üzerine ne kadar okunursa okunsun, o an geldiğinde okunanlar devreye girmez; devreye giren tek şey, daha önce kaç kez durulabildiğidir. Ve öfkenin en sinsi hâli, insanın haklı olduğu andır. Haksızken insan zaten temkinlidir; haklıyken kendini serbest bırakır — sesi yükselir, dili sertleşir, karşısındakini ezmek ister, ve sonuçta haklıyken haksız duruma düşer. Çünkü haklılık, ahlaksızlığın en meşru görünen kapısıdır: bir tartışmada haklı olunduğu anlaşıldığı an, aslında en tehlikeli bölgeye girilmiş demektir. Buna bağlı bir tehlike de ölçüyü aşağı çekmektir. İnsan yapamadığı şeyi meşrulaştırma eğilimindedir; ölçüye ulaşamayınca ölçüyü indirir — "bu devirde olmaz", "şartlar farklı", "bu kadarı da yeter". Bunların bir kısmı doğru olabilir, ama hepsi doğru sayılırsa sonunda hiçbir ölçü kalmaz. Doğrusu, ölçüyü olduğu gibi bırakıp kendi eksikliğini de olduğu gibi kabul etmektir: "ben bunu yapamıyorum" demek, "bu yapılamaz" demek yerine. Aradaki fark büyüktür — birincisi bir eksiklik itirafı, ikincisi bir ölçü tahrifidir; ve eksikliğini kabul eden insan bir gün düzeltebilir, ölçüyü değiştiren hiç düzeltemez.

Yön, hız değil

Bu yolda ölçü hız değil, yöndür. Yönü doğru olan yavaş yürüyücü sonunda bir yere varır; hızlı ama yönsüz koşan yalnızca yorulur. İlerlemenin görünmemesi ise başlı başına bir zorluktur: günlük ölçekte hiçbir şey değişmiyor gibidir, aynı hatalar yapılır, aynı yerlerde takılınır; fark ancak geriye dönüp uzun bir dönem düşünüldüğünde görünür. Bu, moral açısından zordur, çünkü çaba her gün, karşılık yılda bir görünür — bu yüzden kısa da olsa bir kayıt tutmak (ayda bir kısa bir muhasebe yazıp aylar sonra dönüp okumak), günlük ölçekte görülemeyen ilerlemeyi görünür kılar; ve fark edilmeyen ilerleme sürdürülmez. Değişimin en çok yardım aldığı ve en çok engellendiği yer de çevredir: bir insan tek başına değişemez, etrafındakiler bir yöne çekiyorsa ters yöne gitmek çok zordur — cemaate, aynı yöne giden bir çevreye duyulan ihtiyaç bundandır, çünkü tek başına yürüyen biri durduğunda kimse fark etmez. Bunun bir de beklenmedik zorluğu vardır: değişmeye başlayınca eski çevreyle araya bir mesafe girer — kimse bir şey demez ama bazı ortamlar artık uymaz, eskiden gülünen bir şakaya artık gülünemez, ve bu insanı yalnızlaştırır. Çözüm insanları terk etmek değildir; çoğu zaman bazı konularda susmak, kimseyi yargılamadan kendi hattını korumak yeterlidir. Nihayetinde bütün bu çabanın en somut ve en beklenmedik yan faydası, memnuniyetin artmasıdır: aynı hayat, aynı iş, aynı ev, ama içindeki şeylerin —sabah kalkabilmenin, ayakların tutmasının, yemeğin olmasının— farkına daha çok varılır, ve görüldükçe şikâyet azalır. İçeride bir şey değişir ve dışarıda henüz tam görünmez; bu boşluk rahatsız eder ama şaşırtmamalıdır, çünkü bilgi hızlı, huy yavaştır, ve ikisi arasındaki mesafe yıllarla kapanır. İnsanın gerçekten değişip değişmediğini kendi başına ölçmesi de zordur, çünkü insan kendini nesnel göremez, kendi ilerlemesini abartabilir; bu yüzden dışarıdan bir işarete bakmak gerekir, ve en güvenilir işaret şudur: çevredeki insanlar nasıl davranmaya başlamıştır? Bir insan yumuşadığında çevresi de ona yumuşar, ki bu kendiliğinden olur ve taklit edilemez — insanlara nasıl davranıldığı değil, insanların nasıl davrandığı, değişimin en dürüst aynasıdır. Zor anlar için ise elde birkaç sağlam cümle bulundurmak, düşünülenden çok daha kıymetlidir: "bugün dünden biraz daha iyi olsun, yeter", "kusurun varsa ibadeti bırakma, ibadet kusur içindir", "yavaş git ama durma" gibi. Çünkü zor anda kitap açılmaz; zor anda ancak ezberde olan çıkar, ve insanın elindeki birkaç sağlam cümle, o an ona kalan tek tutamağıdır. Bu yüzden tutarsızlık kimseyi durdurmamalıdır: kusurlu olduğu hâlde devam etmek ikiyüzlülük değildir — ikiyüzlülük, kusuru saklayıp mükemmel görünmeye çalışmaktır. Kusurunu bilerek devam eden insan dürüst bir insandır; ve dürüstlük, mükemmellikten daha kıymetlidir, çünkü mükemmel görünen kimseye örnek olmaz, ulaşılamaz durur, oysa çabalayan insana bakan biri "ben de yapabilirim" diyebilir. Bu yüzden bir insanın "yolun çok başındayım" diyebilmesi, bir zayıflık değil, bir sıhhat işaretidir. İbadeti düzensiz ama duran, okuması az ama devam eden, huylarının bir kısmı hâlâ aynı olan bir insan, en azından bir yöne gidiyordur — ve eskiden hiçbir yöne gitmiyor olmakla, yavaş da olsa bir yöne gitmek arasındaki fark, bütün bir yolun farkıdır. Değişimin bir gün gerçekten tamamlandığında, muhtemelen o değişimi insanın kendisi değil, çevresi fark edecektir; doğrusu da budur — çünkü kendi değişimini ilan eden insanın söylediği şüpheli, başkasının fark ettiği ise gerçektir. O güne kadar yapılabilecek tek şey, o mesafeyi kapatmaya çalışmayı bırakmamaktır. Acemilik, yolun başında olmanın adıdır; kusurun değil.

Paylaş

İlgili Yazılar

Tüm yolculuk