Kur'an'ı Yeniden Açmak
Çocukken okumayı öğrenilen kitabı yıllar sonra açınca insan harfleri tanıyor ama içinde ne yazdığını bilmediğini fark ediyor. Okumakla seslendirmek ayrı şeylermiş.
Kur'an okumayı çocukken öğrenmiş bir insan, harfleri, uzatmaları, durakları bir hocanın tekrarıyla belletilmiş, hatim indirmiş, tebrik edilmiş ve sonra kitabı kaldırmış olabilir. Yıllar sonra yeniden açıldığında ise tuhaf bir şey olur: okunur ama hiçbir şey anlaşılmaz. Ve o an fark edilir ki bu kitap aslında hiç okunmamış, sadece seslendirilmiştir. Bu yazının konusu da o fark ediş: bir metni doğru telaffuz etmekle onu anlamak arasındaki uçurum, ve o uçurumu geçmenin yavaş, mütevazı yolu.
Okumak ile seslendirmek
Bu ayrımı yapmak uzun sürer, çünkü ikisine de "okumak" denir. Bir metni doğru telaffuz etmek bir beceridir ve kıymetlidir; ama anlamdan koparıldığında, bir başka şeye dönüşür. Yıllarca ikincisi yapılıp birincisi yapıldığı sanılabilir. Bunun kimsenin suçu olduğunu söylemek de doğru değildir — öğretilen şey budur, öğretenler de böyle öğrenmiştir; zincirin bir yerinde anlam kısmı düşmüş, sadece ses kalmıştır. Sonuç şudur: insanın elinde yıllarca açmadığı bir kitap vardır ve açsa da bir şey anlamayacaktır. Uzaklaşmanın bir sebebi de belki budur, çünkü anlaşılmayan bir şeye bağlı kalmak zordur. İnsan sevdiği değil, tanıdığı şeye bağlanır; ve bir metni tanımak, onu seslendirmekle değil, ne dediğini bilmekle başlar.
Yeniden açan bir insanın karşılaştığı ilk zorluk utanç vericidir: nereden başlanacağını bilmemek. Baştan mı okunur, bir yerden mi seçilir, bir sıra var mı — çocukken sadece "şu sayfayı oku" denmiş biri bunların hiçbirini bilmez. Rastgele açılır, uzun bir sûrenin ortasına denk gelinir, bağlamı olmayan cümleler okunur ve hiçbir şey ifade etmez; kitap kapanır. İkinci deneme çoğu zaman bir meal ile olur, ve ilk hissedilen şey rahatlamadır: nihayet anlaşılmaktadır. Ama hemen ardından ikinci bir his gelir — bu, tam olarak anlamak mıydı? Çünkü mealler birbirinden farklıdır; aynı ayet iki çeviride iki farklı vurguyla çıkar, bazı kelimelerin karşılığı parantez içinde açıklanır. Bu önce huzursuz eder: "hangisi doğru?" Sonra anlaşılır ki çeviri, aslın yerine geçmez — bir pencere açar, ama pencereden görünen odanın tamamı değildir. Bu bilgi insanı mealden vazgeçirmez, sadece meale karşı tavrını değiştirir: elindekinin bir yardımcı olduğunu, nihai söz olmadığını bilerek okumak, ve bir ayet hakkında tek bir meali okuyup hüküm vermemek.
Bağlamsız okumanın tehlikesi
En büyük hatalardan biri, cümleleri tek tek okumaktır. Bir ayet okunur, çarpıcı gelir, bir sonuç çıkarılır; sonra öncesi ve sonrası okununca o sonucun eksik olduğu görülür. Bazı ayetler bir soruya cevap olarak gelmiştir, bazıları belirli bir olayı anlatır, bazıları bir tartışmanın ortasında durur. Bunları bilmeden okumak, bir mektubun ortasından bir cümle okuyup mektup hakkında hüküm vermeye benzer. Bu yüzden en sağlam yol, parça okumak yerine bir sûreyi baştan sona, kısa sûrelerden başlayarak okumaktır; çünkü bir bütün okunduğunda parçaların birbirine nasıl bağlandığı görülür, ve o bağ, tek tek cümlelerden daha çok şey söyler. Aynı sebeple mealin bir yerden sonra yetmediği de anlaşılır: bazı ayetler, arkasındaki hikâyeyi — ne zaman indiğini, kime söylendiğini, hangi olay üzerine geldiğini — bilmeden anlaşılmaz, ve bu bilgiyi meal değil tefsir verir. Tefsir dünyası büyüktür ve nereden girileceği bilinmez; başlangıç için basit ve muhtasar olanı yeterlidir — bir ayet okununca ona dair kısa bir açıklamaya bakmak. Bu yeterli değildir, ama hiç yoktan çok daha iyidir; çünkü her şeyi bilene kadar beklenirse hiç başlanmaz, eldeki imkânla başlayıp yolda öğrenmek daha gerçekçidir.
Dürüst bir okuyucunun kabul edeceği şey, hâlâ anlaşılmayan çok yer olduğudur: bazı ayetlerin ne dediği anlaşılır ama niçin orada olduğu anlaşılmaz, bazı kıssaların ne söylediği çıkarılamaz, bazı hükümlerin arkasındaki hikmet görülemez. Bu önce rahatsız eder — anlaşılmayan bir şey varsa bir sorun olduğu, ya metinde ya okuyanda bir eksik bulunduğu düşünülür. Oysa üçüncü bir ihtimal vardır: insanın henüz orada olmaması. Bir kitabın ilk okuyuşta anlaşılmayan yerleri, beşinci okuyuşta anlaşılabilir; değişen kitap değil, okuyandır. Bu yüzden anlaşılmayan yerleri işaretleyip geçmek, bir gün dönmek üzere bırakmak en olgun tutumdur. Ve bu gerçekten olur: aylar önce hiçbir şey ifade etmeyen bir ayet, bir tecrübeden sonra birden açılır — demek ki bazı kapılar anahtarla değil, yaşanmışlıkla açılır. Metnin sabit, okuyanın değişken olması, aynı kitabın bir ömür boyunca yeniden okunabilmesinin de sebebidir.
Az, düzenli ve sabahleyin
Başlangıçta çok okumaya çalışmak — günde sayfalarca — genellikle birkaç hafta sürer, sonra bırakılır. Sebebi basittir: taşınamaz. Okunan şeyi işleyecek vakit olmayınca okuma bir göreve dönüşür, ve göreve dönüşen şey bırakılır. Çok daha azını okumak — bazen bir sayfa, bazen birkaç ayet, ama her gün — şaşırtıcı biçimde daha çok iz bırakır; çünkü az okunan şeyle bir süre kalınabilir, gün içinde akla gelir, üzerinde düşünülür. Sayfalarca okunduğunda ise hiçbiri kalmaz, hepsi akıp gider. Ne kadar okunduğu kadar, ne zaman okunduğu da fark eder: akşam okununca göz satırlarda gezer ama zihin yoktur; sabah, ortalık sessizken, telefon henüz çalmamışken, gün başlamamışken okunan başka türlü girer. Sabah namazından sonraki yarım saat, çoğu insan için en verimli okuma vaktidir — korunması zordur çünkü uyku caziptir, ama korunabilen günlerin geri kalanı da farklı geçer. Bütün bunların ortak dersi şudur: bu kitapla kurulan ilişki, hızla değil, küçük ve sürekli temaslarla derinleşir.
Yeniden okuyan bir insanı en çok şaşırtan şeylerden biri, çocukken ezberlenenlerin geri gelmesidir. Bir sûre okunurken sonraki cümlenin ne olduğu bilinir hâle gelir — kelimeler değil, ritim hatırlanmıştır. Sonra o ezberlerin anlamı öğrenilir ve tuhaf bir şey yaşanır: yıllardır bilinen ama ne dediği bilinmeyen cümlelerin ne dediğini öğrenmek. Bazıları insanı durdurur — ömür boyu söylenen bir cümlenin, tam da kişinin kendi hâlini anlattığını fark etmek. O an, çocuklukta bu ezberi verenlere karşı bir minnet doğar: anlamını öğretmemiş olabilirler, ama kabı vermişlerdir, ve kap boş olsa da durmuştur; sonradan içi dolmuştur. Yeniden ezberlemeye çalışmak ise tahmin edildiğinden zordur, çünkü çocuk zihni ezberi kolay alırken yetişkin zihni direnir — sürekli "niçin" diye sorar, mantık arar, bağlantı kurmaya çalışır. Ama bunun bir avantajı vardır: yetişkin anlayarak ezberler, ve anlaşılarak ezberlenen şey daha derine oturur. Günde birkaç satır, ay sonunda küçük bir sûre eder; yavaştır, ama bir başlangıçtan öncesi hiçliktir.
İrade değil, erişim; utanç değil, soru
Fiziksel ama beklenmedik biçimde belirleyici bir mesele de kitabın nerede durduğudur. Yıllarca rafın en üstünde, tozlu, ulaşmak için sandalyeye çıkılan bir yerde duran kitap açılmaz — ulaşması zor olan şey açılmaz. Elin uzanınca değdiği bir yere konduğunda ise okuma sıklığı katlanır. Bu, iradenin sanıldığı kadar belirleyici olmadığını gösterir: erişim mesafesi daha belirleyicidir. Bir şey yapılmak isteniyorsa yapması kolaylaştırılır, istenmiyorsa zorlaştırılır; manevi görünmeyen bu düzenlemenin sonuçları manevidir. Aynı şekilde belirleyici olan bir başka engel de bilmediğini sorma utancıdır. Bir yetişkin olarak, herkesin bildiği varsayılan bir şeyi sormak zor gelir; ama sorulduğunda iyi karşılanır, kimse şaşırmaz, kimse küçümsemez — meğer o utanç tamamen soranın içindeymiş. Sorulmayan sorular yıllarca durur, sorulanlar beş dakikada cevaplanır; bu oran, sormamanın ne kadar pahalı olduğunu gösterir. İnsanın kendi seviyesini kabul etmesi de buraya bağlıdır: hangi yaşta olursa olsun, bilmediği bir şeye başlayan yeni başlayandır, ve yeni başlayan olmak utanılacak bir şey değildir; utanılacak olan, bilmediği hâlde biliyormuş gibi yapmaktır.
En çok işe yarayan şeylerden biri, aynı metni birden fazla kez okumaktır. Modern okuma alışkanlığı tüketime dayalıdır — oku, bitir, sıradakine geç; ama bu kitap için o yöntem çalışmaz. Aynı sayfa ikinci kez okunduğunda ilkinde görülmeyen bir şey görülür, üçüncüde bir başkası. Sebebi metnin değişmesi değildir: ilk okumada dikkatin bir kısmı "ne diyor" sorusuna harcanır; ikinci okumada o soru cevaplanmış olur ve dikkat serbest kalır — serbest kalan dikkat derinleşir. Bu, bütün ciddi metinler için geçerlidir ama en çok burada fark edilir. Okumanın hayata bağlanması ise belki hepsinden önemlidir. Bir ayet okununca sorulacak soru şudur: bu benden ne istiyor? Bazen açık bir şey ister — bir davranış, bir kaçınma; o zaman uygulanmaya çalışılır. Bazen doğrudan bir talep yoktur, bir tarif ya da bir hatırlatma vardır; o zaman gün içinde hatırlanmaya çalışılır. Bu bağlama işi olmadan okuma bir bilgi toplama faaliyetine dönüşür — ve bilgi toplamanın insanı değiştirmediği zamanla öğrenilir. Değiştiren şey, uygulanan azıcık kısımdır. Nitekim bu okumaların en somut karşılığı da böyle görünür: sabır, şükür, tevekkül gibi bir zamanlar genel geçer olan kelimelerin arkasında artık bir çerçeve belirir, ve bir olayla karşılaşınca akla zorlamadan, kendiliğinden bir ayet gelir — demek ki okunan şey bir yere yerleşmiş ve gerektiğinde çıkmaktadır.
His beklentisinin tuzağı
Başlarken yapılan hatalardan biri de her okumada bir şey hissetmeyi beklemektir. Okunur, hiçbir şey olmaz, ve "demek ki kalbim katı" diye düşünülür; bu düşünce morali bozar, bozulan moral okumayı zorlaştırır, ve böylece bir kısır döngü kurulur. Oysa his her seferinde gelmez, ve gelmemesi bir kusur değildir. Bir dostluk düşünülebilir: her karşılaşmada büyük duygular yaşanmaz, çoğu buluşma sıradan geçer — ama o sıradan buluşmalar, ilişkiyi ayakta tutan şeydir. Okumak da öyledir: çoğu okuma sıradandır, arada bir, bir cümle yerinden oynatır; ve o "arada bir", ancak sıradan okumalara devam edenlere gelir. Duyguyu okumanın amacı hâline getiren insan, duygu gelmeyince bırakır; okumayı sürdürmeyi amaç edinen insan ise duyguyu, beklemediği bir anda bulur. Bu yüzden his, bir ölçü değil, bir armağandır — aranmaz, hazırlanır ve gelirse kabul edilir.
Bir insanın kendi başına ne kadar gidebileceğinin de bir sınırı vardır, ve cevap dürüstçe verilirse: bir yere kadar. Bazı meseleler kitaptan öğrenilmez; bir soru sorulur ve öğrenilen şey cevabın kendisi değil, cevabın nasıl bulunacağıdır — bunu bir metin veremez, bir insan verebilir. Klasik düzende ilim hep bir insandan, bir senetle alınırdı; bugün bu zinciri kurmak zordur, çünkü ne aranacağı ne nereye gidileceği bilinir. Çoğu insanın önünde duran ilk adım, bir camideki ders ya da bir topluluğun sohbetidir; ama bu da o eşiklerden biridir — gidilmek istenir, fakat nasıl karşılanılacağı bilinmediği için ertelenir. Aslında bütün bu yolculuk, art arda gelen küçük eşiklerden ibarettir: kitabı açmak bir eşik, meal almak bir eşik, soru sormak bir eşik, bir insana gitmek bir eşik. Ve her eşik, geçilmeden önce büyük, geçildikten sonra küçük görünür — çünkü onları büyüten şey, çoğu zaman gerçek bir engel değil, insanın kendi çekingenliğidir.
Bir kitabın sabrı
Bu yolda acele etmemenin bir gerekçesi vardır: uzun sürede kaybedilen bir şeyi kısa sürede geri almaya çalışan insan, kısa süre sonra yine bırakır. Hızlı gidenlerin çoğunun durduğu, hem çevrede hem insanın kendinde görülür; bu yüzden mütevazı gitmek — günde birkaç ayet, ayda küçük bir sûre, arada bir açıklama — bir gevşeklik değil, bir stratejidir, çünkü bu işte hız değil devamlılık kazanır. Ne okunacağına karar vermek de başlangıçta zordur: baştan başlanınca ilk uzun sûreler ağır gelir ve çok insan orada durur; sondan başlanınca kısa sûrelerle rahat ilerlenir ama bütünlük hissi kurulmaz. Kısa sûrelerle başlamak, bir sûreyi bitirene kadar durmamak ve aynı metni birkaç gün tekrar okumak — bu üçünü karışık kullanmak, kusursuz bir düzen olmasa da işe yarar; çünkü düzensiz de olsa devam etmek, düzenli başlayıp bırakmaktan iyidir. Bütün bu yolculuğun sonunda fark edilen en sakin şey, kitabın insandan hiçbir şey istememesidir: yıllarca kapalı durmuş, kızmamış, sitem etmemiş, aramamıştır; açıldığında ise sanki hiç kapanmamış gibi oradadır. Bunun bir sabır olduğunu düşünmek, insana kendi sabırsızlığını gösterir — insan ondan hemen bir şey beklerken, o insanı yıllarca beklemiştir. Ve geç gelmek, hiç gelmemekten iyidir; bütün mesele, belki de, sadece açmaktır.