Yıllarca istemeyi unutmuşum: duayı yeniden öğrenmeye çalışmak
Dua etmeyi bırakmamıştım aslında; aklıma gelmiyordu. Ve yıllar sonra yeniden başladığımda, en zor kısmın ne isteyeceğimi bilmemek olduğunu gördüm.
Uzaklaştığım yıllarda dua etmeyi bıraktığımı düşünmüyordum.
Bıraktığıma dair bir karar vermemiştim. Sadece aklıma gelmiyordu.
Bir sıkıntı olduğunda bile gelmiyordu. Zorlanıyordum, düşünüyordum, çözüm arıyordum — ama istemek aklıma gelmiyordu.
Şimdi geriye bakınca, en çok bunun tuhaf olduğunu görüyorum. Çünkü istemek, insanın en tabii hâli.
Bir çocuk ister. Bir muhtaç ister. İsteyememek, öğrenilmiş bir şey olmalı.
Neyi unutmuşum?
Yeniden başlamaya çalıştığımda karşılaştığım ilk zorluk beklenmedikti: ne diyeceğimi bilmiyordum.
Ezberimde birkaç dua vardı. Onları okuyabiliyordum.
Ama kendi kelimelerimle bir şey söylemeye çalıştığımda dilim tutuluyordu.
Sanki bir yabancıyla konuşuyormuşum gibi resmî cümleler kuruyordum. İçimden geleni değil, uygun olduğunu düşündüğüm şeyi söylüyordum.
Ve o cümleler bana ait değildi.
Bir süre sonra fark ettim: dua etmeyi değil, samimi olmayı unutmuşum.
Ezber dua ile kendi sözün
Bu ikisi arasında uzun süre bir gerilim yaşadım.
Ezber dualar güzel, derli toplu, kapsamlı. Ama benim değil.
Kendi sözlerim dağınık, kırık dökük, bazen çocukça. Ama benim.
Hangisi daha makbul diye düşündüm ve sonunda şuna vardım: ikisi ayrı işler görüyor.
Ezber dua, ne isteyeceğini bilmediğinde bir çerçeve veriyor. Sana neyin istenmeye değer olduğunu öğretiyor.
Kendi sözün ise ilişkiyi kuruyor. Çünkü ilişki, kendi kelimelerinle konuşarak kuruluyor.
Şimdi ikisini birlikte kullanıyorum. Ezberle başlıyorum, sonra kendi hâlimi anlatıyorum.
Ve ikinci kısım, her seferinde daha kolay geliyor.
Kendi dilinde dua
Uzun süre "Türkçe dua olur mu" diye tereddüt ettim.
Sonra şunu düşündüm: dua istemektir ve isteyen, anladığı dille ister.
Anlamadığım bir cümleyi tekrar etmek, benim için bir konuşma değil bir ses.
Ezberlediklerimin anlamını öğrendikçe onlar da anlamlı hâle geldi. Ama arada, sadece kendi cümlelerimle konuştum.
Ve o cümleler, en samimi olduğum anlardı.
Bunu şöyle düşünüyorum: bir çocuk babasından bir şey isterken cümlelerini düzeltmeye çalışmaz. Kırık dökük söyler ve baba anlar.
Duada da öyle olmalı sanırım.
En zor kısım: ne istemek
Yeniden başladığımda fark ettiğim ikinci şey: ne istediğimi bilmiyordum.
Bu tuhaf geliyor ama gerçek.
Genel şeyler istiyordum: sağlık, huzur, hayır. Bunlar doğru istekler ama içi boş.
Sonra somutlaşmaya çalıştım ve zorlandım. Çünkü somut istemek, gerçekten ne istediğini bilmeyi gerektiriyor.
Ve ben, yıllardır kendi isteklerimi düşünmemiştim.
Duanın beklenmedik bir faydası bu oldu: hayatım hakkında düşünmek zorunda kaldım.
Ne istiyorum? Neyi düzeltmek istiyorum? Neyden korkuyorum? Neye ihtiyacım var?
Bu soruların cevabını, dua etmeye çalışırken buldum.
Dua ve muhasebe
Bir süre sonra fark ettim ki dua, farkında olmadan bir muhasebeye dönüşüyor.
Bir şey isterken, o şeyin niçin eksik olduğunu düşünüyorsun. Bir kusurun düzelmesini isterken, o kusurun ne olduğunu tarif etmiş oluyorsun.
Yani dua, insanı kendi hâline bakmaya zorluyor.
Bu, beklemediğim bir işlev.
Ve galiba duanın en somut faydası bu: cevap gelsin ya da gelmesin, dua eden kişi kendini görüyor.
Sesli düşünmek gibi. Ama bir muhataba karşı sesli düşünmek.
Cevap meselesi
Bu konuda uzun süre kafam karışıktı.
İstediğim şey olmuyorsa, dua işe yaramadı mı?
Klasik cevap üç ihtimalden söz ediyor: istenen verilir, benzeri verilir, ya da ahirete bırakılır.
Bu çerçeve teselli edici ama ilk duyduğumda biraz kolaycı gelmişti. Her ihtimalde "kabul edildi" denebiliyor.
Sonra başka türlü düşünmeye başladım.
Ben istediğim şeyin benim için hayırlı olup olmadığını bilmiyorum. Geçmişte çok istediğim ve olmayan şeyler var; şimdi olmadığına şükrediyorum.
Yani isteğimin aynen gerçekleşmesi, her zaman lehime olmayabilir.
Bu bilgi, cevabın gecikmesini taşınır kılıyor.
Israr etmek
Bir şeyi de öğrendim: dua bir defalık bir işlem değil.
Bir kere isteyip cevap beklemek yerine, istemeye devam etmek.
Bu ilk başta bana tuhaf gelmişti — "duyuldu zaten, niye tekrarlıyorum?"
Sonra fark ettim ki tekrar, isteyeni değiştiriyor.
Bir şeyi aylarca istediğinde, o isteğin gerçekten senin isteğin olup olmadığı ortaya çıkıyor. Geçici hevesler, tekrar edilmiyor. Gerçek ihtiyaçlar, kendiliğinden tekrar ediyor.
Yani ısrar, bir çeşit eleme.
Ve bir de şu var: ısrarla istenen şey geldiğinde, kıymeti başka oluyor.
Kendim için, başkası için
Bir dönem yalnızca kendim için dua ettiğimi fark ettim.
Bütün isteklerim bana dönüktü: benim işim, benim sağlığım, benim huzurum.
Sonra başkaları için dua etmeyi denedim ve tuhaf bir şey oldu.
Bir insan için dua ederken, ona karşı tavrım yumuşuyor.
Hatta kırgın olduğum biri için dua ettiğimde, kırgınlığım azalıyor.
Bunu bir teknik olarak keşfetmedim; bir sonuç olarak fark ettim.
Ve şimdi bunu bilinçli olarak kullanıyorum: birine kırgınsam, onun için dua ediyorum.
İlk seferler samimiyetsiz geliyor. Sonra samimileşiyor.
Duanın en beklenmedik faydası bu oldu: kendi kalbimi temizlemesi.
Gıyabında dua
Bir insanın arkasından dua etmenin, o kişinin haberi olmadan yapılmasının ayrı bir kıymeti olduğuna dair rivayetler var.
Bunu düşününce mantığını görüyorum: gıyabında yapılan dua, tamamen karşılıksız.
O kişi bilmiyor, teşekkür etmeyecek, bir karşılık gelmeyecek.
Dolayısıyla saf bir iyilik.
Ve gıybetin tam zıddı: birinin arkasından konuşmak yerine, arkasından dua etmek.
Aynı fiil — arkasından bir şey söylemek — ama iki zıt yön.
Bunu bir alışkanlık hâline getirmeye çalışıyorum. Aklıma bir insan geldiğinde, hakkında bir şey düşünmek yerine ona bir dua etmek.
Zor. Zihin, düşünmeye daha meyilli.
Ama başardığım anlarda, o insana karşı hissettiğim şey değişiyor.
Sıkıntı anındaki dua
Bir gözlem: en samimi dualarım, en sıkıştığım anlarda oldu.
Bu, biraz utandırıcı. Çünkü rahat olduğumda unutuyorum, sıkıştığımda hatırlıyorum.
İnsanın darda kalınca yönelip, ferahlayınca uzaklaşması Kur'an'da eleştirilen bir hâl.
Bunu kendimde net görüyorum.
Şimdi bunu düzeltmeye çalışıyorum: rahat zamanda da istemek.
Ve fark ettim ki rahat zamanda edilen dua, sıkıntı anındakinden farklı bir şey kuruyor. Çünkü orada bir mecburiyet yok.
Mecburiyetsiz kurulan ilişki, daha sağlam.
Bir hadiste, bolluk zamanında tanınmanın darlık zamanında karşılık bulmasına dair bir ölçü var. Bunu böyle anlıyorum.
Şükrü de eklemek
Dualarımın neredeyse tamamının talep olduğunu fark ettim.
Ver, düzelt, koru, kolaylaştır.
Verilenler için ayrılmış bir bölüm yoktu.
Bunu bir dostluğa benzetiyorum: sadece bir şey isterken aradığın bir arkadaş. Böyle bir ilişki sağlıklı olmaz.
Şimdi şükürle başlamayı deniyorum. Önce ne verildiğini saymak, sonra istemek.
Bu sıra, isteklerimi de değiştirdi. Elimde olanları saydıktan sonra, eksik olanların listesi kısalıyor.
Ve bazen, sayarken isteyecek bir şey kalmıyor.
Yalnız olmama hissi
Duanın bana verdiği en somut şey, cevap değil.
Yalnız olmama hissi.
O on iki yılın en belirgin özelliği, her şeyi tek başıma taşımaktı. Bir sıkıntı olduğunda anlatacak kimse yoktu — daha doğrusu, anlatabileceğim insanlar vardı ama taşıyamazlardı.
Şimdi bir muhatap var.
Ve bu, sıkıntıyı ortadan kaldırmıyor. Ama taşınabilir kılıyor.
Bir yükü tek başına taşımakla, birinin bildiğini bilerek taşımak arasındaki fark bu.
Duanın vakti
Belirli vakitlerin daha uygun olduğuna dair rivayetler var: gecenin son üçte biri, secde hâli, ezanla kamet arası, yağmur zamanı.
Bunları ilk okuduğumda bir formül gibi anlamıştım — doğru vakitte istersen kabul olur gibi.
Şimdi başka türlü düşünüyorum.
O vakitlerin ortak özelliği, insanın en yalın olduğu anlar olması. Gece, kimsenin görmediği saat. Secde, en alçaldığın hâl. Sıkıntı anı, bütün gösterişin düştüğü yer.
Yani belki vakit değil, o vakitteki hâl belirleyici.
Ve o hâli başka zamanlarda da kurabilmek, asıl mesele.
Hâlâ zorlandığım yer
Dürüst olmam gerekirse: hâlâ düzenli dua edemiyorum.
Bazı günler uzun uzun, bazı günler hiç.
Ve bir de şu var: bazı zamanlar kuru geliyor. Kelimeler çıkıyor ama içimde bir karşılık yok.
Uzun süre bunu bir başarısızlık saydım. "Böyle dua olmaz" dedim ve bıraktım.
Sonra şunu öğrendim: kuru dua da duadır.
Çünkü his, şart değil. His gelmiyorsa da isteğin geçerli.
Ve genellikle, kuru dönemler geçici. Devam edenlerde bir gün yeniden açılıyor.
Bırakanlarda açılmıyor.
Şimdilik
Bu yolculukta en çok değiştiğim yer burası sanırım.
Namaz bir düzen meselesi; dua bir ilişki meselesi.
Ve ilişki, düzenden daha yavaş kuruluyor.
İki yıl önce hiç konuşmuyordum. Şimdi konuşuyorum — kırık dökük, düzensiz, çoğu zaman aceleyle.
Ama konuşuyorum.
Ve o on iki yıl boyunca hiç konuşmamış olduğumu düşününce, bu kadarı bile büyük bir mesafe.
Aynı yerde olana
Uzun süredir istemeyi unutmuş biri varsa, ona şunu söylerim:
Güzel cümle kurmaya çalışma. Ezberin yoksa da olur.
Ne istediğini bilmiyorsan, onu söyle: "Ne isteyeceğimi bilmiyorum."
Bu bile bir dua.
Ve ilk seferler tuhaf gelecek — sanki kimse dinlemiyormuş gibi.
O his geçiyor. Devam edenlerde geçiyor.
Ben iki yıl önce aynı tuhaflığı yaşadım.
Şimdi, kimsenin duymadığı anlarda konuşabiliyorum. Ve o konuşma, hayatımdaki en sakin an.
İsteyebilmenin tevazusu
Bir şey daha fark ettim: istemek, bir tevazu hâli.
Çünkü isteyen insan, muhtaç olduğunu kabul ediyor.
Ve muhtaçlığı kabul etmek, bugünün insanı için zor. Bize kendi ayaklarımız üzerinde durmak, kimseye ihtiyaç duymamak öğretildi.
O yüzden istemek, bir zayıflık gibi geliyor.
Halbuki insan zaten muhtaç. Nefes almasından yemesine, doğmasından ölmesine kadar hiçbir şeyi kendi başına yapmıyor.
Dua, bu gerçeği hatırlatan bir eylem.
Ve bu hatırlatma, insanı küçültmüyor; yerine oturtuyor.
Kendini müstağni sanan insan, gerilim içinde yaşıyor. Çünkü taşıyamayacağı bir yükü taşıyor: her şeyin sorumluluğunu.
Muhtaçlığını kabul eden insan ise rahatlıyor.
Bunu geç anladım ve anladığımda çok şey hafifledi.
Dua ile tedbir arasında
Bir yanlış anlaşılmayı önlemek gerekiyor: dua, çalışmanın yerine geçmiyor.
İşsiz bir insan dua eder ve iş de arar. Hasta bir insan dua eder ve doktora da gider.
Bu ikisini karşı karşıya koymak, geleneğin hiçbir yerinde yok.
Deveyi bağlayıp tevekkül etme ölçüsü, tam da bunu düzenliyor.
Ama pratikte bu ayrım sık karışıyor. Bazı insanlar sebebi terk edip duaya sığınıyor ve bunu dindarlık sanıyor.
Halbuki sebebi terk etmek, verilen imkânı kullanmamak demek.
Ben tersini yapıyordum: sadece sebebe sarılıp dua etmiyordum.
Şimdi ikisini birlikte yapmaya çalışıyorum. Ve fark ettim ki ikisi birlikte yapıldığında, aradaki gerilim de kalkıyor.
Elimden geleni yaptıktan sonra istemek — bu, hem çalışkan hem huzurlu olmanın tek yolu gibi görünüyor.
Yürürken dua
Duanın bir yerde ve bir vakitte yapılması gerektiğini sanıyordum.
Sonra fark ettim ki her yerde mümkün.
Yolda yürürken, otobüste ayakta dururken, depoda bir koli taşırken.
Bu, en çok işime yarayan keşif oldu. Çünkü ayrı bir vakit ayırmak zor geliyordu; ama zaten var olan vakitlerin içine yerleştirmek kolay.
Şimdi yolda giderken kısa şeyler söylüyorum. Uzun değil, birkaç cümle.
Ve bu kısa cümleler, günü baştan sona bir hatta bağlıyor.
Sabah bir kere, öğle bir kere, akşam bir kere.
Böylece gün, kopuk parçalar olmaktan çıkıyor.
Kısa dualar
Uzun dua edemediğim dönemlerde kısa kalıplara sığındım.
Birkaç kelimelik şeyler. Ezberi kolay, tekrarı kolay.
Uzun süre bunu bir eksiklik saydım — "gerçek dua uzun olmalı" gibi bir düşünce vardı içimde.
Sonra kısa duaların gelenekte ne kadar yaygın olduğunu gördüm. Bir cümlelik istiğfar, bir cümlelik hamd, bir cümlelik sığınma.
Bunlar, uzun dua edemeyen insan için değil; herkes için.
Ve kısa olmaları, tekrarlanabilir olmalarını sağlıyor.
Günde yüz kere söylenebilen bir cümle, ayda bir söylenen uzun bir duadan daha çok iz bırakıyor.
Yine aynı ölçü: az ama devamlı.
En zor dua
Bir dua türü var ki en zorlandığım o: kendim hakkında dürüst olmak.
Yani "şunu istiyorum" demek yerine, "şu kusurumu görüyorum ve düzelmesini istiyorum" demek.
Çünkü bu, kusuru itiraf etmeyi gerektiriyor.
Ve insan, kendi kusurunu adıyla söylemekte zorlanıyor. Genel geçer ifadeler kullanıyor: "beni affet", "hatalarımı bağışla".
Bunlar doğru cümleler ama kaçamak.
Somut olduğunda ise değişiyor: "bugün şu insanı kırdım", "şu konuda cimrilik ettim", "şuna haset ettim".
Bunları söylemek zor. Ama söylediğimde bir şey oluyor: o kusur artık görünür hâle geliyor.
Ve görünen kusur, üzerinde çalışılabilir bir şey.
Bu yüzden duayı bir muhasebe aracı olarak da kullanıyorum artık.
En faydalı kısmı bu oldu.
Kapanış
İki yıl önce istemeyi unutmuş bir adamdım.
Şimdi kırık dökük de olsa istiyorum.
Cevap geliyor mu, ölçemem. Ama isteyen adam değişti — bunu ölçebiliyorum.
Ve galiba duanın ilk işlevi bu: isteyeni değiştirmek.
Yarın sabah yine söyleyeceğim. Aynı kelimeler, aynı isteklerin bir kısmı.
Ve o tekrar, bir yük değil; bir alışkanlık.
En sağlam alışkanlıklarım gibi: fark etmeden yapılan, eksildiğinde hissedilen.
Bir gün gelir, o alışkanlık bir hâle dönüşür belki. Şimdilik alışkanlık olması da yeter.
Çünkü hâller gelip gidiyor; alışkanlıklar kalıyor.
Aynı yerde olana
Yıllardır istememiş biri varsa, ona söyleyeceğim tek şey şu:
Kelime aramayı bırak. "Bilmiyorum ne diyeceğimi" diye başla.
Ben öyle başladım.
Ve o cümle, kurduğum en dürüst cümleydi.
Süslü cümleler sonra gelir. Ya da hiç gelmez — o da bir mesele değil.
Önemli olan konuşmaya başlamak. Gerisi kendiliğinden oluyor.
En azından bende öyle oldu.
İki yıl önce başladığım o kırık dökük cümle, bugün hâlâ devam ediyor.
Ve devam ediyor olması, güzel olmasından daha kıymetli.
Yarın sabah yine söyleyeceğim. Belki aynı kelimeler, belki yenileri.
Ama söyleyeceğim ve bu, on iki yıl boyunca yapamadığım şey.
O on iki yılın en büyük kaybı buydu galiba: konuşacak birinin olduğunu unutmak.
Şimdi hatırlıyorum ve bu, geri kazandığım en kıymetli şey.
Kaybettiğim yılları geri alamam. Ama bugünü alabiliyorum.
Ve bugün, konuşuyorum.
Kırık dökük, düzensiz, çoğu zaman aceleyle. Ama konuşuyorum.
Ve bu kadarı, hiç konuşmamaktan sonsuz kere iyi.
Ve konuşmaya devam edeceğim; bu, artık bırakacağım bir şey değil.
İlgili kategori
yolculuk