Duayı Yeniden Öğrenmek
Dua etmek çoğu zaman bir kararla bırakılmıyor; sadece akla gelmez oluyor. Ve yeniden başlarken en zor kısım, ne isteyeceğini bilmemek.
Uzaklaşan bir insan çoğu zaman dua etmeyi bıraktığına dair bir karar vermez; sadece aklına gelmez olur. Bir sıkıntı olduğunda bile gelmez — zorlanır, düşünür, çözüm arar, ama istemek aklına gelmez. Geriye bakıldığında en tuhaf görünen budur, çünkü istemek insanın en tabii hâlidir: bir çocuk ister, bir muhtaç ister; isteyememek ise sonradan öğrenilmiş bir şey olmalıdır. Bu yazının konusu, unutulan bir şeye —duaya— yeniden başlarken karşılaşılan zorlukları ve duanın, cevabından önce isteyeni nasıl değiştirdiğini düşünmektir.
Neyi unutmuş olur insan
Yeniden başlamaya çalışan bir insanın karşılaştığı ilk zorluk beklenmedik olur: ne diyeceğini bilmemek. Ezberde birkaç dua vardır, onlar okunabilir; ama kendi kelimeleriyle bir şey söylemeye çalışıldığında dil tutulur. Sanki bir yabancıyla konuşuluyormuş gibi resmî cümleler kurulur — içten gelen değil, uygun olduğu düşünülen şey söylenir, ve o cümleler insana ait değildir. Bir süre sonra anlaşılır ki unutulan şey dua etmek değil, samimi olmaktır. Burada ezber dua ile kendi söz arasında bir gerilim yaşanır: ezber dualar güzel, derli toplu, kapsamlıdır ama insanın kendisinin değildir; kendi sözleri dağınık, kırık dökük, bazen çocukçadır ama onundur. Hangisinin daha makbul olduğu sorusunun cevabı, ikisinin ayrı işler görmesidir: ezber dua, ne isteneceği bilinmediğinde bir çerçeve verir, neyin istenmeye değer olduğunu öğretir; kendi söz ise ilişkiyi kurar, çünkü ilişki kendi kelimelerle konuşarak kurulur. İkisini birlikte kullanmak —ezberle başlayıp sonra kendi hâlini anlatmak— en tabii yoldur, ve ikinci kısım her seferinde biraz daha kolay gelir. "Kendi dilinde dua olur mu?" tereddüdü de burada gelir; oysa dua istemektir, ve isteyen anladığı dille ister — anlaşılmayan bir cümleyi tekrar etmek bir konuşma değil, bir sestir. Bir çocuk babasından bir şey isterken cümlelerini düzeltmeye çalışmaz, kırık dökük söyler ve baba anlar; duada da böyle olmalıdır.
Yeniden başlarken fark edilen ikinci şey, ne istendiğinin bilinmemesidir. Genel şeyler istenir — sağlık, huzur, hayır; bunlar doğru isteklerdir ama içi boştur. Somutlaşmaya çalışıldığında zorlanılır, çünkü somut istemek gerçekten ne istendiğini bilmeyi gerektirir, ve uzun süredir kendi istekleri üzerine düşünmemiş bir insan bunu bilmez. Duanın beklenmedik bir faydası da budur: insanı hayatı hakkında düşünmeye zorlar — ne istiyorum, neyi düzeltmek istiyorum, neyden korkuyorum, neye ihtiyacım var? Bu soruların cevabı çoğu zaman dua etmeye çalışırken bulunur. Nitekim dua, farkında olmadan bir muhasebeye dönüşür: bir şey istenirken o şeyin niçin eksik olduğu düşünülür, bir kusurun düzelmesi istenirken o kusur tarif edilmiş olur. Yani dua insanı kendi hâline bakmaya zorlar — sesli düşünmek gibi, ama bir muhataba karşı sesli düşünmek. Ve duanın en somut faydalarından biri budur: cevap gelsin ya da gelmesin, dua eden kişi kendini görür.
Cevap ve ısrar
Cevap meselesi uzun süre kafa karıştırır: istenen şey olmuyorsa, dua işe yaramadı mı? Klasik cevap üç ihtimalden söz eder — istenen verilir, benzeri verilir, ya da âhirete bırakılır. Bu çerçeve ilk bakışta biraz kolaycı gelebilir, çünkü her ihtimalde "kabul edildi" denebilir; ama başka türlü de düşünülebilir. İnsan, istediği şeyin kendisi için hayırlı olup olmadığını bilmez: geçmişte çok istenip olmayan, sonradan olmadığına şükredilen şeyler vardır — yani isteğin aynen gerçekleşmesi her zaman insanın lehine olmayabilir, ve bu bilgi cevabın gecikmesini taşınır kılar. Dua ayrıca bir defalık bir işlem de değildir; bir kere isteyip cevap beklemek yerine istemeye devam etmek esastır. "Duyuldu zaten, niye tekrarlıyorum?" diye düşünülebilir; ama tekrar, isteyeni değiştirir. Bir şey aylarca istendiğinde, o isteğin gerçekten insanın isteği olup olmadığı ortaya çıkar — geçici hevesler tekrar edilmez, gerçek ihtiyaçlar kendiliğinden tekrar eder; yani ısrar bir çeşit elemedir. Ve ısrarla istenen şey geldiğinde, kıymeti başka olur.
Bir dönem yalnızca kendi için dua edildiği fark edilir — bütün istekler insana dönüktür: kişinin işi, kişinin sağlığı, kişinin huzuru. Başkaları için dua etmek denendiğinde ise tuhaf bir şey olur: bir insan için dua ederken ona karşı tavır yumuşar; hatta kırgın olunan biri için dua edildiğinde kırgınlık azalır. Bu bir teknik olarak keşfedilmez, bir sonuç olarak fark edilir — ve sonra bilinçli olarak kullanılabilir: birine kırgın olan insan onun için dua eder; ilk seferler samimiyetsiz gelir, sonra samimileşir. Duanın en beklenmedik faydası budur: insanın kendi kalbini temizlemesi. Bir insanın arkasından, onun haberi olmadan dua etmenin ayrı bir kıymeti olduğuna dair rivayetler de bununla ilgilidir: gıyabında yapılan dua tamamen karşılıksızdır — o kişi bilmez, teşekkür etmez, bir karşılık gelmez; dolayısıyla saf bir iyiliktir. Ve gıybetin tam zıddıdır: birinin arkasından konuşmak yerine arkasından dua etmek — aynı fiil, arkasından bir şey söylemek, ama iki zıt yön. Aklına bir insan geldiğinde hakkında bir şey düşünmek yerine ona bir dua etmek zordur, çünkü zihin düşünmeye daha meyillidir; ama başarıldığı anlarda o insana karşı hissedilen şey değişir.
Darlık, ferahlık, şükür
En samimi dualar çoğu zaman en sıkışılan anlarda edilir — ki bu biraz utandırıcıdır, çünkü rahatken unutulur, sıkışınca hatırlanır. İnsanın darda kalınca yönelip ferahlayınca uzaklaşması, Kur'an'da eleştirilen bir hâldir. Bunu düzeltmenin yolu, rahat zamanda da istemektir; ve rahat zamanda edilen dua, sıkıntı anındakinden farklı bir şey kurar, çünkü orada bir mecburiyet yoktur — mecburiyetsiz kurulan ilişki daha sağlamdır. Bir hadiste, bolluk zamanında tanınmanın darlık zamanında karşılık bulmasına dair bir ölçü vardır, ki bu tam da bunu anlatır. Bir başka fark edilen şey, duaların neredeyse tamamının talep olmasıdır: ver, düzelt, koru, kolaylaştır; verilenler için ayrılmış bir bölüm yoktur. Bu, sadece bir şey isterken aranan bir arkadaşlığa benzer, ve böyle bir ilişki sağlıklı olmaz. Duaya şükürle başlamak —önce ne verildiğini saymak, sonra istemek— istekleri de değiştirir: elde olanlar sayıldıktan sonra eksik olanların listesi kısalır, hatta bazen sayarken isteyecek bir şey kalmaz. Nihayetinde duanın verdiği en somut şey de cevap değil, yalnız olmama hissidir. Uzaklık döneminin en belirgin özelliği her şeyin tek başına taşınmasıdır — bir sıkıntı olduğunda anlatacak kimse yoktur, ya da anlatılabilecek insanlar vardır ama taşıyamazlar. Dua bir muhatap kurar; ve bu sıkıntıyı ortadan kaldırmaz ama taşınabilir kılar — bir yükü tek başına taşımakla, birinin bildiğini bilerek taşımak arasındaki fark budur.
Belirli vakitlerin daha uygun olduğuna dair rivayetler vardır: gecenin son üçte biri, secde hâli, ezanla kamet arası, yağmur zamanı. Bunlar ilk bakışta bir formül gibi anlaşılabilir — doğru vakitte istenirse kabul olur gibi; ama o vakitlerin ortak özelliği, insanın en yalın olduğu anlar olmasıdır: gece kimsenin görmediği saat, secde en alçalınan hâl, sıkıntı anı bütün gösterişin düştüğü yer. Yani belki vakit değil, o vakitteki hâl belirleyicidir — ve o hâli başka zamanlarda da kurabilmek asıl meseledir. Düzenli dua edememek, dua kuru gelmek de olağandır: kelimeler çıkar ama içte bir karşılık yoktur. Bu uzun süre bir başarısızlık sanılıp "böyle dua olmaz" denip bırakılabilir; oysa kuru dua da duadır, çünkü his şart değildir — his gelmese de istek geçerlidir, ve kuru dönemler genellikle geçicidir: devam edenlerde bir gün yeniden açılır, bırakanlarda açılmaz. Duanın bir yerde ve bir vakitte yapılması gerektiği de bir yanılgıdır; her yerde mümkündür — yolda yürürken, beklerken, bir iş yaparken. Bu, en çok işe yarayan keşiflerden biridir, çünkü ayrı bir vakit ayırmak zor gelir ama zaten var olan vakitlerin içine yerleştirmek kolaydır: sabah bir, öğle bir, akşam bir kısa cümle, günü kopuk parçalar olmaktan çıkarıp bir hatta bağlar. Uzun dua edilemeyen dönemlerde kısa kalıplara sığınmak da bir eksiklik değildir; gelenekte kısa dualar çok yaygındır — bir cümlelik istiğfar, bir cümlelik hamd, bir cümlelik sığınma; ve kısa olmaları tekrarlanabilir olmalarını sağlar. Günde yüz kere söylenebilen bir cümle, ayda bir söylenen uzun bir duadan daha çok iz bırakır — yine aynı ölçü: az ama devamlı.
En zor dua
Bir dua türü diğerlerinden daha zordur: insanın kendisi hakkında dürüst olması. "Şunu istiyorum" demek kolaydır; asıl zor olan, "şu kusurumu görüyorum ve düzelmesini istiyorum" diyebilmektir, çünkü bu kusuru itiraf etmeyi gerektirir. İnsan kendi kusurunu adıyla söylemekte zorlanır ve genel geçer ifadelere sığınır — "beni affet", "hatalarımı bağışla". Bunlar doğru cümlelerdir ama kaçamaktır; somutlaştığında iş değişir: "bugün şu insanı kırdım", "şu konuda cimrilik ettim", "şuna haset ettim" demek zordur, ama söylendiğinde o kusur artık görünür hâle gelir, ve görünen kusur üzerinde çalışılabilir bir şeydir. Duanın en faydalı işlevlerinden biri de böylece ortaya çıkar: bir muhasebe aracı olması. İstenirken eksik tarif edilir, af dilenirken kusur adlandırılır; talebin altında, farkında olmadan bir öz-değerlendirme işler. Bu yüzden düzenli dua eden bir insan, kendi hâlini düzenli olarak gözden geçiren bir insana dönüşür — cevap gelsin ya da gelmesin, bu gözden geçirmenin kendisi bir kazançtır.
Bir insanın hayatında en yavaş değişen yerlerden biri burasıdır, çünkü namaz bir düzen meselesidir, dua ise bir ilişki meselesi — ve ilişki, düzenden daha yavaş kurulur. Namaz vakti gelir, kılınır; bir çerçevesi, bir tekrarı, bir disiplini vardır. Dua ise çerçevesizdir: ne zaman, ne kadar, hangi kelimelerle olacağı insanın kendi hâline bırakılmıştır, ve tam da bu serbestlik onu zorlaştırır. Serbest bırakılan şey kolayca ihmal edilir; bir mecburiyeti olmadığı için, unutulması da kolaydır. Oysa ikisi birbirini tamamlar: düzen, ilişkiye bir zemin hazırlar — belirli vakitlerde durmayı öğrenen bir insan, o duruşların içine kendi sözünü koymayı da zamanla öğrenir. Kırık dökük, düzensiz, çoğu zaman aceleyle kurulan cümleler bile, hiç kurulmayan cümlelerden sonsuz kere iyidir; çünkü bir ilişki, güzelliğiyle değil, sürekliliğiyle ayakta kalır. Devam ediyor olması, güzel olmasından daha kıymetlidir.
İsteyebilmenin tevazusu
İstemek, aslında bir tevazu hâlidir, çünkü isteyen insan muhtaç olduğunu kabul eder — ve muhtaçlığı kabul etmek bugünün insanı için zordur, çünkü ona kendi ayakları üzerinde durmak, kimseye ihtiyaç duymamak öğretilmiştir; o yüzden istemek bir zayıflık gibi gelir. Hâlbuki insan zaten muhtaçtır: nefes almasından yemesine, doğmasından ölmesine kadar hiçbir şeyi kendi başına yapmaz. Dua bu gerçeği hatırlatan bir eylemdir, ve bu hatırlatma insanı küçültmez, yerine oturtur. Kendini müstağni sanan insan gerilim içinde yaşar, çünkü taşıyamayacağı bir yükü —her şeyin sorumluluğunu— taşır; muhtaçlığını kabul eden insan ise rahatlar. Bir yanlış anlaşılmayı da önlemek gerekir: dua çalışmanın yerine geçmez. İşsiz insan dua eder ve iş de arar, hasta insan dua eder ve doktora da gider; bu ikisini karşı karşıya koymak geleneğin hiçbir yerinde yoktur. Deveyi bağlayıp tevekkül etme ölçüsü tam da bunu düzenler. Pratikte bu ayrım sık karışır — bazı insanlar sebebi terk edip duaya sığınır ve bunu dindarlık sanır, oysa sebebi terk etmek verilen imkânı kullanmamaktır; bazıları da tersini yapar, sadece sebebe sarılıp hiç dua etmez. İkisi birlikte yapıldığında ise aradaki gerilim kalkar: elden geleni yaptıktan sonra istemek, hem çalışkan hem huzurlu olmanın tek yolu gibi görünür.
Bütün bunların sonunda görülür ki duanın ilk işlevi cevap değil, isteyeni değiştirmektir. Bir zamanlar istemeyi unutmuş bir insan, kırık dökük de olsa istemeye başladığında, cevabın gelip gelmediği ölçülemese bile isteyenin değiştiği ölçülebilir — daha sabırlı, daha az öfkeli, daha az kırıcı olur, çünkü insan neye bağlanırsa ona benzer. Ve bu tekrar bir yük değil, bir alışkanlık hâline gelir: fark etmeden yapılan, eksildiğinde hissedilen; hâller gelip gider, alışkanlıklar kalır. Uzun süre istemeyi unutmuş birine söylenecek tek şey de sadedir: kelime aramayı bırakmak. Güzel cümle kurmaya çalışmamak, ezber yoksa da olduğunu bilmek; ne istendiği bilinmiyorsa onu söylemek — "ne isteyeceğimi bilmiyorum" demek, ki bu bile bir duadır, hatta çoğu zaman kurulabilecek en dürüst cümledir. İlk seferler tuhaf gelir, sanki kimse dinlemiyormuş gibi; o his, devam edenlerde geçer. Önemli olan konuşmaya başlamaktır, gerisi kendiliğinden gelir — süslü cümleler sonra gelir, ya da hiç gelmez, o da bir mesele değildir. Kaybedilen yıllar geri alınamaz, ama bugün alınabilir; ve bir insanın konuşacak birinin olduğunu hatırlaması, geri kazanabileceği en kıymetli şeydir.