İmanın İniş Çıkışları
Bazı haftalar her şey yerli yerinde, bazı haftalar insan dağılıyor. Bu iniş uzun süre bir çöküş sanılıyor; oysa yolun kendisi.
Bir hafta iyi geçer: vakitler tam, okuma düzenli, huy yumuşaktır. Sonraki hafta insan dağılır; iki vakit kaçar, kitap açılmaz, sabır incelir. Bu ikinci haftaları bir başarısızlık olarak yaşamak yaygın bir hatadır — ve o "başarısızlık" duygusu, çoğu zaman dağılmanın kendisinden daha zararlıdır. Bu yazının meselesi, manevi hayattaki bu iniş çıkışları bir çöküş olarak değil, yolun tabii bir parçası olarak okumaktır.
Düz çizgi yanılgısı
İlk yanılgı, ilerlemenin düz bir çizgi olacağını sanmaktır. Bir şeye başlandığında, her günün bir öncekinden biraz daha iyi olacağı düşünülür. Oysa gerçek böyle işlemez: iyi dönemler, kötü dönemler, tekrar iyi dönemler — dalgalı bir çizgi. Ve dalganın çukura indiği yerde "demek ki olmadı" denir. Hâlbuki çukur, çizginin bir parçasıdır. Bunu görmek zordur, çünkü anlatılan hikâyeler hep düzdür: bir karar verilir ve hayat değişir. Gerçek hikâyeler ise dalgalıdır; ve bu dalgalılığı bilmemek, ilk inişte insanı olduğundan çok daha ağır sarsar.
Bu düz çizgi beklentisinin nereden geldiğini görmek de önemlidir. Çağın başarı anlatıları hep "önce–sonra" kalıbında kurulur: bir eşik geçilir ve bir daha geri dönülmez. Bu kalıp, sürecin bütün iniş çıkışlarını, tereddütlerini, yeniden başlamalarını siler; geriye yalnızca temiz bir dönüşüm hikâyesi kalır. İnsan kendi hayatını bu cilalı anlatılarla kıyasladığında, kaçınılmaz olarak eksik bulur; çünkü kendi sürecinin bütün pürüzlerini içeriden görürken, başkalarınınkinin yalnızca sonucunu dışarıdan görür. Oysa hiçbir gerçek değişim, bir çırpıda ve geri dönüşsüz olmaz. Kalıcı olan her şey, sayısız kez düşülüp yeniden kalkılan bir zeminde kurulur; ve bu düşüşleri hesaba katmayan bir beklenti, daha baştan hayal kırıklığına ayarlanmıştır.
Gevşemenin sebepleri
Gevşemenin sebepleri incelendiğinde birkaç düzen görülür. En yaygını yorgunluktur: uykusuz bir hafta her şeyi bozar, beden düşünce niyet de düşer. İkincisi yoğunluktur: iş ağırlaştığında ilk düşen şey en az acil görünendir, ve en az acil görünen çoğu zaman en önemli olandır. Üçüncüsü bir aksamadır: bir vakit kaçar, o kaçış bir sonrakini kolaylaştırır, zincir kırıldığında yeniden başlamak zorlaşır. Dördüncüsü yalnızlıktır: aynı yöne giden kimsenin olmadığı yerde tek başına yürümek yorar. Bir de sebepsizlik vardır — hiçbir gerekçe yokken gelen isteksizlik. Bu sonuncusu en çetrefillisidir, çünkü sebebi olmayan bir şeyi düzeltmek güçtür.
Gevşeme anında ilk beliren duygu çoğu zaman suçluluktur; ve suçluluk, işleri düzeltmek yerine kötüleştirir. Bunun iki sebebi vardır. Birincisi, suçluluk enerji tüketir: zaten enerjisi düştüğü için gevşemiş bir insanın, kalan gücünü de kendini suçlamaya harcaması, deliği büyütür. İkincisi, suçluluk kaçınmaya yol açar: bir vakti kaçırıp utanan insan, o alandan uzaklaşmayı kolay bulur, uzaklaştıkça daha çok kaçırır. Yani suçluluk, düzelmenin değil kopmanın yakıtıdır. Kişinin kendine karşı tonunu değiştirmesi bu yüzden önemlidir. "Berbat bir kulum" ile "bugün kaçırdım, akşam telafi ederim" — aynı olayı anlatır; ama biri felç eder, diğeri hareket ettirir.
Bunun temelinde, insanın kendisine göstermesi gereken bir merhamet vardır. Çoğu insan, zorlanan bir dostuna anlayışla davranırken, aynı anlayışı kendinden esirger; kendine acımasız davranmayı bir ciddiyet sanır. Oysa bu bir engeldir. Kendine acımasız olan insan kısa mesafede hızlı gider, ama uzun mesafede tükenir — ve bu yol uzun bir yoldur. Kişinin kendine, zorlanan bir dosta davranacağı gibi davranması gerekir: yorgunsa dinlendirmek, kaçıyorsa nazikçe uyarmak, hata etmişse düzeltmek ama üzerine çökmemek. Bu, gevşeklik değil, sürdürülebilirliktir.
İşe yarayan strateji
Dağılma dönemlerinde işe yarayan bir strateji, çekirdeği korumaktır. Her şey yapılamadığında en temel olanı bırakmamak: nafileler düşsün, okuma azalsın, fazlalıklar kalksın — ama farz kalsın. Bu bir sınır çizgisidir. Çizgi olmazsa düşüş nerede duracağını bilmez; bir şey bırakılınca diğeri de bırakılır ve iş zincirleme gider. Bir taban belirlemek, düşüşü durdurur; ve o tabandan yeniden yukarı çıkmak, sıfırdan başlamaktan çok daha kolaydır. Bir dağılma döneminde sorulacak ilk soru şudur: taban duruyor mu? Duruyorsa, gerisi telafi edilebilir.
Az ama devamlı
Amellerin en makbulünün, az da olsa devamlı olanı olduğuna dair ölçü, tam bu noktada bir stratejiye dönüşür. Coşkulu dönemde insan çok şey ekler; sonra coşku biter ve eklenenlerin hepsi birden çöker. Oysa baştan az konsaydı, düşecek bir şey de olmazdı. Bu yüzden yeni bir şey eklerken sorulması gereken soru şudur: "Bunu en kötü haftamda da yapabilir miyim?" Cevap hayırsa, o şey bir alışkanlık değil bir hevestir; ve hevesler, çökerken yanlarında düzeni de götürür. Az ama sürekli olan, çok ama kesintili olandan hem daha kalıcı hem daha huzurludur.
Bütün aksamalar da aynı değildir; en az iki türü birbirinden ayırmak gerekir. Yorgunluk aksamasında beden ya da zihin taşımıyordur; bunun karşılığı kendini zorlamak değil, dinlenmek ve tabanı korumaktır, ve suçluluk gerektirmez. Gevşeklik aksamasında ise güç vardır ama istek yoktur, rahat tercih edilmektedir; bunun karşılığı ise nazik ama kararlı bir şekilde kendini kaldırmaktır. Bu ikisini karıştırmak yaygın bir yanılgıdır: insan yorgunken kendini zorlar, gevşekken kendine "yorgunum" der. Her ikisi de yanlış teşhistir. Bir aksama olduğunda önce "bu hangisi?" diye sormak, çözümün yarısıdır.
Bazı dönemlerin ise yalnızca geçmeyi beklediğini kabul etmek gerekir. Her isteksizliğin bir çözümü yoktur; bazen sebep yoktur, bazen sebep düzeltilebilir değildir. Böyle zamanlarda kendini zorlamak yerine tabanı koruyup beklemek daha isabetlidir. Genellikle iki hafta, bazen bir ay sürer; sonra bir sabah, hiçbir sebep yokken istek yeniden gelir. Bu düzen bir kez fark edildiğinde, çukur dönemleri daha az korkutucu olur — çünkü geçici olduğu bilinir. Asıl tehlike, çukurdayken zihnin söylediği yalandır: "her zaman böyleydi, hep böyle kalacak." Oysa geçmişe bakabilen biri, daha önce de böyle dönemler yaşandığını ve geçtiğini görür. Kısa da olsa bir kayıt tutmak, tam bu yüzden işe yarar: o yalanı bozar.
Bu iniş çıkış, aslında kalbin tabiatına dair eski bir tespitle de örtüşür. Manevi hâllerin bir daralma ve bir açılma arasında gidip geldiği, kalbin bir gün genişleyip bir gün kabz hâline büründüğü, İslam'ın gönül diline âşina olanların yabancı olmadığı bir gerçektir. İnsan her zaman aynı kıvamda olmaz; kimi vakit ibadet ağır gelir, kimi vakit kanatlanır. Bu dalgalanmayı bir kusur değil, kulluğun tabii bir ritmi olarak görmek, insanı hem kendi karşısında insaflı kılar hem de daralma anında ümidini korur. Çünkü daralma da geçicidir, açılma da; ve ikisinin arasında sabit kalan tek şey, insanın yönünü kaybetmemesidir.
En zararlı alışkanlık
Dağılma dönemlerinin en zararlı alışkanlığı, insanın kendini başkalarıyla kıyaslamasıdır. Düzenli görünenlere bakıp "ben neden yapamıyorum" demek, baştan kaybedilmiş bir hesaptır; çünkü başkalarının dağıldığı dönemler görünmez. Herkes en iyi hâlini gösterirken, insan kendi en kötü hâlini onunla kıyaslar. Bu kıyasta yenilmek matematiksel olarak kaçınılmazdır. Doğru ölçü, kişinin kendi geçmişidir: "Bir yıl önceki hâlimden daha iyi miyim?" Bu soruya çoğu zaman "evet" denebilir, ve o "evet" devam etmeye yeter. Ölçeği haftadan yıla çevirmek de aynı işi görür: hafta ölçeğinde her şey dalgalıdır ve bir sonuç çıkmaz; yıl ölçeğinde ise bir eğri, bir yön görünür. Bugün kötü bir gün olabilir, ama bu yıl geçen yıldan iyi olabilir; ikisi aynı anda doğrudur.
Bir şeye başlarken onu ilan etmemenin, yalnızca niyet açısından değil, sürdürülebilirlik açısından da bir faydası vardır. İlan eden insan, dağıldığında bir tutarsızlık taşır; ve o tutarsızlığın en kolay çözümü, çoğu zaman tamamen bırakmaktır. Sessiz gidenin böyle bir baskısı yoktur: aksadığında yalnızca kendisi bilir, ertesi gün kimseye açıklama yapmadan devam eder. Ölçülebilecek bir başka şey de toparlanma süresidir: düşüşten sonra ne kadar sürede kalkıldığı, kaç kere düşüldüğünden daha anlamlıdır. Bir zamanlar aylarca süren bir dağılma, zamanla haftalarla ölçülür hâle geliyorsa, bu bir ilerlemedir. Bunu görebilmek için, dağılmayı bir başarısızlık olarak değil, bir veri olarak okumak gerekir.
İrade, sanıldığı kadar kişisel bir şey değildir; ortamdan beslenir. Yalnız geçirilen dönemlerde dağılma artar, aynı yöne giden birinin varlığında azalır. Herkesin koştuğu yerde koşmak kolaydır; kimsenin koşmadığı yerde tek başına koşmak yorar. Bu yüzden cemaate, sâlih bir çevreye duyulan ihtiyaç bir zayıflık değil, insan tabiatının bir gerçeğidir. Tek başına yürüyen biri durduğunda kimse fark etmez; bir topluluğun içinde ise durduğunda birileri sorar, ve o soru bazen tek başına yeniden yürütmeye yeter.
Kaçırılan bir vaktin nasıl telafi edileceği de küçük ama önemli bir meseledir. Burada iki uç zararlıdır: kaçırılanı hiç umursamamak ile o günü tamamen kaybedilmiş saymak. İkisi de yanlıştır. Doğru olan, kaçırılanı telafi etmek —kaza etmek— ama üzerine bir muhasebe seansı kurmamaktır. Aksama bir işleme dönüştürüldüğünde duygusal yükü azalır; ve duygusal yükü azalan bir aksama, tekrarlanmaya daha az meyleder, çünkü etrafında bir drama oluşmaz. Dramanın kendisi, çoğu zaman aksamayı büyüten asıl şeydir; sessizce telafi edip devam etmek ise onu olduğu boyutta bırakır.
Aksama kimliği silmez
Bir aksamanın, insanın kim olmakta olduğunu silmediğini de hatırlamak gerekir. Bir alışkanlık ile bir kimlik aynı şey değildir: tek bir kaçış, uzun bir emeğin yönünü değiştirmez. Kişi bir günlük hâline göre değil, aylarca yürüdüğü istikamete göre tanımlanır. Bu yüzden bir gevşeme dönemi, "demek ki ben böyle biriyim" hükmünü hak etmez; olsa olsa "bu hafta böyle geçti" der. İlkini söyleyen insan kendini bir kalıba hapseder ve o kalıptan çıkmayı bırakır; ikincisini söyleyen ise yalnızca bir dönemi tarif eder ve yürümeye devam eder. Aradaki fark, bir cümlelik gibi görünse de, bütün bir yolu belirleyen fark budur.
Kişinin kendi düzenini tanıması da bir korumadır. Kışın daha çok dağıldığını, iş yoğunlaşınca düştüğünü, uykusuz bir haftadan sonra her şeyin bozulduğunu bilen insan, hazırlıklı olur. Yoğun bir dönem gelirken beklentiyi baştan düşürmek —"bu ay az olacak" diye kabul etmek— sürpriz bir düşüşten çok daha az yıkıcıdır, çünkü suçluluk üretmez. Aynı şekilde, tamamen durmakla yavaşlamak arasında büyük fark vardır: yavaşlayan kolayca yeniden hızlanır, tamamen duran ise baştan başlamak zorunda kalır — ve yeniden başlamak, devam etmekten daima daha pahalıdır. Bu yüzden en zayıf dönemde bile çok az bir şey yapmak —bir vakit, birkaç ayet, bir dakika— ilerleme sağlamasa da zinciri koparmaz; ve kopmamış bir zincir, yeniden gerildiğinde tutar.
İyi dönemleri, kötü dönemlere hazırlık olarak kullanmak da mümkündür. İyi giden haftalarda zirveye çıkmaya çalışmak yerine tabanı yükseltmek, bir alışkanlığı yeterince tekrar edip sağlamlaştırmak, kötü haftada ayakta kalacak şeyi önceden kurmak anlamına gelir. Çünkü kötü haftada yeni bir şey kurulamaz; ancak önceden kurulmuş olan direnir. Bunu bir tarla gibi düşünmek yerinde olur: bereketli mevsimde depo doldurulur, kıtlıkta ondan yenir. İyi dönemde her şeyini harcayan, kötü dönemde elinde bir şey bulamaz.
Bütün bunların ince bir tehlikesi de vardır: gevşemeyi normalleştirmek ile ölçüyü büsbütün düşürmek birbirine karışabilir. "Aksadım, olur böyle, devam" demek başkadır; "zaten bu kadarı yeterli, ölçü fazla katı" demek başka. Birincisi bir eksikliğin dürüst kabulüdür ve bir gün düzelebilir. İkincisi ise hedefin kendisini eksikliğe uydurmaktır ve düzelmez, çünkü artık düzeltilecek bir hedef kalmamıştır. "Yapamıyorum" demek dürüstlüktür; "yapılamaz" demek ölçüyü değiştirmektir. Gevşemeye tahammül, gevşekliğe teşvik değildir; ama bu ikisini ayıran çizgi ince olduğu için, sürekli gözetilmesi gerekir.
İlerleme nedir
Nihayetinde ilerleme, hiç düşmemek değil, düşerken de bir şeyler taşıyabilmektir. Bir zamanlar bir aksamanın ardından her şeyi bırakan insan, zamanla dağılmış hâlde bile tabanı koruyabilir hâle gelir; ve iki hâl arasındaki fark, aslında bütün bir yolun farkıdır. Çukura düşmek bir son değil, geçilecek bir yerdir; ve o çukurda öğrenilen bir şey vardır: bırakmadan da geçilebiliyormuş. Bu bilgi, bir sonraki çukuru daha kolay kılar.
Belki de bu yolun en sessiz kazancı, insanın kendi karşısında sabrı öğrenmesidir. Başkalarına gösterilen tahammülün bir benzerini kendine de göstermek, kolay edinilen bir huy değildir; çoğu zaman yıllar süren bir iniş çıkışın ardından yerleşir. Ama bir kez yerleştiğinde, insanı hem daha dayanıklı hem daha mütevazı kılar: dayanıklı, çünkü artık her düşüşü bir felaket saymaz; mütevazı, çünkü kendi zaafını yakından tanımıştır. Bir ömür, bu çukurları geçe geçe yürünür; ve yürümek, bu yolda bilinen tek yöntemdir.